Ahmet İnam:

Ahmet İnam'a telefonda, bize verebile­ceği yeni bir kitabı olup olmadığını sorduğumda, "birkaç tane hazır kitabım var. Bunlan tenekeler içinde toprağa gömmeyi düşünüyorum. Ben öldükten sonra birileri bulsun okusun," diye cevap verdi. Oysa yayımlanmış 15 kitabı ve birçok ma­kalesi var.

Ahmet !nam, 1947'de Sandıklı'da doğ­muş. 1989'dan beri ODTÜ Felsefe Bölü­mü'nde profesör. Mantık, bilim felsefesi, kümeler kuramı, endüktif ve modal man­tık, dil felsefesi, tarih felsefesi, ahlak, estetik, iletişim felsefesi alanlarında dersler vermiş, tez çalışmaları yapmış. 1994'ten bu yana "gönül felsefesi" adını verdiği bir ara­yışın içindedir.

  • 15 kitabınız yayımlanmış. Ancak bunlara ulaşmak kolay değil. Sizce neden?

Türkiye'de okur, yayıncılar tarafından yönlendiriliyor. Hep dışardan çok ünlü ki­taplan bulup çevirtiyorlar. Çeviri bombar­dımanı var. Ahmet İnam diye değil Alber­to bilmem ne diye yazsaydım daha meşhur bir adam olurdum... Ama bir Türk için, bilmez bu adam diye düşünülüyor. Her za­man taşralı ve uzak görünüyorsunuz.

Entelektüel çevrelerimiz de çok kötü. Edebiyat dergileri belli yayınevlerinin, belli anlayışların tekelinde. Eleştirmenler öyle, seçilen kitaplar öyle. Eleştirmen var mı, o da ayrı soru.

  • Bütün bu olumsuzluklara rağmen yazma­yı sürdürüyorsunuz.

Evet, ben çok yazıyorum. Yazılarımda tekrarlar olduğu söylenir. Tekrar güzeldir; sabrı ve bekleyişi olana. Fenomenolojide de, felsefede de kullanılan bir yöntem bu. Bir kalemi anlatıyorsunuz. Kalemi bir kez anlatıyorsunuz. Sonra o anlattığınızı göz­den geçirip bir kez daha anlatıyorsunuz. Sonra onu gözden geçirip bir kez daha an­latıyorsunuz. Her anlattığınızda tekrar gibi gözükse de yeni bir şey çıkıyor. Dolayısıyla kalemi 500 defa anlatırsanız 500 kalem or­taya çıkıyor. Görmeyen göz der ki 500 de­fa kalemi yazmış, oysa gören göz için sü­rekli olarak yeni bir kalemdir o.

Ben tasarlayıp yazan biri değilim. Yaşa­yarak yazan biriyim. Yaşamadığımı zaten yazamam. Kafamda bir plan yapıp önce şunu yazayım sonra şunu yazayım değil. Birisi bir yazı istemiştir, birisi bir kitap ha­zırlıyordur, sen de bir yazı yaz demiştir ve­ya ben bir şeyden duygulanmış yazmışım­dır. Eğer yaşama yoğunsa yazma da yoğun oluyor. Sık yazmak yoğun yazmak mıdır, onu bilmiyorum ama yoğun yaşadığımı söyleyebilirim. Yazdıklarımın da onun uzantısı olduğunu düşünüyorum.

İnsanın hayatı bir yazıdır sonuçta. Ben bir kitabım. Her insan da bir kitaptır. Bir sürü kitapta paramparça kendinizi bulu­yorsunuz. Bütün bu yazdığınız 15 kitaba dağılmış, kimisi kaybolmuş, kimisi dizgi yanlışlarıyla çıkmış. Tasavvufta bir ayna vardır. Parçalarının her biri kâinatın bir ye­rini gösterir. Ben insanın çok benli olduğu­ na inanırım. "Self dediğiniz şeyde bir sü­rü self vardır. Hekimler ona şizofreni diye­bilir. Ben bunun yaşama zenginliğiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Sürekli olarak yazmak şöyle bir duygu uyandırıyor: Sö­züm bitmedi daha. Bu dünyaya anlatacak sözüm var. Ve yazdıkça hâlâ içimizde bir şeylerin kaldığını, bitmediğini düşünüyo­rum. Büyük olasılıkla, öyle tahmin ediyo­rum ki, ölürken de hâlâ, "kitaplarım vardı. Allah kahretsin," diyeceğim. Belki mezar taşıma "rahmetlinin birkaç kitabı daha vardı, ömrü vefa etmedi," diye yazacaklar.

Çok yazmada elbette tekrarlar olur. Be­nim yazdığım yazılarda da vardır. "Ya, bu adam aynı şeyi çevirip çevirip söylüyor" diyenler olabilir. Benim savım öyle olmadı­ğıdır, öyle gören okurun incelikleri göre­mediği gibi bir kuruntum var. Bu kendimi savunmak üzere uydurduğum bir şey mi­ qdir, yoksa gerçekten öyle midir, onu bile­miyorum. Buna okur karar verecek. Ben zırhsız bir adam olduğumu düşünüyorum. Ben çıplak dolaşıyorum. Bir akademisyen olarak kara cüppemi giyip "ben bir hocayım," diye dolaşmıyorum veya "ben bir babayım, kocaayım, evladım," diye dolaşmıyorum. Savunmasız ve olduğum gibi kendimi göstermeye çalıştım. Ne kadar becerebilir insan bunu? Böyle olduğum için çok yaralandığımı da düşünüyorum. İnsanlar hep maskelerle ve zırhlarla dolaşıyor. Çıplak olduğunuz zaman örseleniyorsunuz. Ama örselendikçe yazı çıkıyor. Yani her yazı bir örselenmenin sonucudur. Ve iyi de oluyor. Sonuçta örselenmiş, mıncıklanmış, sıkıştırılmış, bedeni bir sürü çürük ve yarayla dolu bir insan oluyorsunuz. Fakat ortaya koyduğunuz, çıkarmaya çalıştığınız şey de o kadar artıyor. Büyüdüğüm zaman -henüz çocuk olduğumu düşünüyorum- özetleyeceğim. "Peki ne söylüyorsun. Sadede gel," derler ya... Ama henüz çocuk olduğum için ne yaptığıma çok aklım ermiyor. Onun için özetleyemiyorum.

Çok çeşitli alanlarda yazıyorum. Sebebi­nin de şu olduğunu düşünüyorum: Ben edebiyatla başladım. Mühendislik okur­ken edebiyat eleştirisiyle başladım, şiirle başladım. Sonra işte bilim eğitimi ve yoğun bir mühendislik eğitimi geldi. O bakımdan da hocalarıma gerçekten şükretmem gere­kir. Amerika'da yeni doktoralarını yapmış canavar gibi adamlardı. Bizim iflahımızı kestiler. Yani mühendislikte aldığım eğiti­min katkısını hiçbir zaman unutamam. Çünkü hala palavracı bir yanım var, eğer mühendis olmasaydım müthiş palavracı olurdum. Mühendislik budadı bizi. Kalan­larla palavrayı sürdürüyorum .

Bende başta edebiyat bilgisi, bilime olan ilgi ve felsefeye giriş, hepsi bir arada yürü­düğü için çok değişik alanlarda konuşmak durumunda kaldım. Ama hepsinin birleş­tirdiği bir şey var, o da Türkiye'de yaşayan, ne bileyim kabak kafalı, bıyıklı bir adam tü­rüdür, yani içimizden biridir, bir insandır. Bütün o yazılar bir insanı bütünlüyor diye düşünüyorum. Yani darmadağın değil.

Benim şanssızlığım şu: Çok farklı dergi­lerde ve farklı zamanlarda yazdığım, farklı yayınevlerinden kitap çıkardığım için hiç­bir okur beni derli toplu görme durumunda değil. Yani her biri bir parçamı biliyor. Dolayısıyla bu adam kimdir, bunu kimse bilmiyor. Ben de bilmiyorwn. Onun için çok yazıyorum, bakayım ben kimmişim di­ye. Yazı bir kendini keşiftir.

Ama bende iş var mı yok mu, bilmiyo­rum. Belki bunların hepsi palavradır. Öyle de olsa, "rahmetli palavracıydı," desinler. 35 kitap yazdı, hiçbiri beş para etmez diye­bilirler.

  •  Sıkça ölümden söz ediyorsunuz.

Evet, beniın ölümden ödüm kopuyor. Edirne'de bir psikiyatri kongresindeydim. Orada bir arkadaş "ya hoca, sende amma ölüm korkusu var," dedi. İşte ölmeyeyim diye yazıyorum. Edirne'de yaptığım ko­nuşma ölüm üzerineydi. Psikiyatristlere dedim ki, hepimiz bu 'ölüm' sözcüğünü yanlış kullanıyoruz. Biz aslında doğduğu­muz zaman öldük, yaşlandıkça yani yaşa­dıkça doğuma doğru gidiyoruz. Sebebi de şudur: Şimdi ben doğmadan önce ölüy­düm. Ve dolayısıyla ölümden geliyoruz. Ölümden doğuma doğru gidiyoruz. Çün­kü yaşadıkça bendeki olanaklar, kullanma­dığım imkânlar gitgide kullanılmaya başlı­yor ve benim aç parantez kapa parantez öyküm tamamlanıyor. Ben tabutuma girdi­ğim zaman doğmuş oluyorum. Bitti o za­man ve doğdum. Yani ben ölmüyorum, ben doğacağımı düşünüyorum. Onun için henüz doğmadım. Doğmadığım için de henüz kim olduğumu bilmiyorum. Ve ölünce de bilemeyeceğiın. Çünkü doğunca insan kendini bilemiyor.

Doğduktan sonra başkaları sizin hakkı­nızda bir şeyler söyleyecek. Yani sizi oku­yanlar, sizi ananlar. Artık kimse sizi anmaz olunca bir daha ölınüş oluyorsunuz. Sizi okuyan oldukça her okurla yeniden doğu­yorsunuz. Bir tarafınız doğuyor belki, sizin şiirinizi okumuşsa şair tarafınız, matematik kitabınızı okumuşsa matematikçi yanınız.

  • Biraz da felsefe eğitiminden söz edelim is­terseniz...

Felsefe eğitiminden, akademik olarak bizlerin yaptığı eğitimi anlamıyorum. Biz profesyonel insanlar, felsefeci denen, "fel­sefe bölümü mezunudur" diye diploma verdiğimiz insanlar yetiştiriyoruz. Aslında bu beni üzüyor. Belli kredide belli sayıda dersler alınca insan felsefeci diye, bir yer­den mezun oluyor. Gayet anlamsız bir şey. Felsefe eğitimi demek felsefî duyarlılığı, felsefî bakışı ve felsefece yaşama eğilimi ve tutuku olan insanların yetiştirilmesi de­mek. Bunu yaparnıyoruz maalesef. Ve pro­fesyoneller, kurnaz insanlar, iş bilen insan­lar yetiştiriyoruz. Felsefe eğitimi eğer bir yaşama bilgisi veya yaşamaya hazırlık eğiti­mi gibi anlaşılırsa anlamlıdır diye düşünüyorum. Yani bilgelikle birleşmiş bir felsefe­den bahsediyorum. Bu bilgelik de çağımız­da maalesef ticarete dökülen bir şey, yani 10 derste yoga sanatı, 20 derste stresi nasıl atarsınız diye birtakım teknikler öğretiliyor. Halbuki felsefe öncelikle tekııiklerle öğrenilecek bir şey değildir. Bir tutum ka­ zanma işidir, bir tavır kazanma işidir ve bu da usta çırak ilişkileriyle öğrenilir. Yani ta­savvuftaki mürşit-mürit ilişkisi gibidir. Bir ustanın yanında sorunlar tartışılır. Mesela Platon'un Akademia'sı, Aristoteles'in Lykeion'u -sonradan 'lise' olarak geçmiş Batı dillerine-, Epikür'ün bahçeleri, Stoa okulunun mekânları. Bir mekânda birlikte yaşayan, gece gündüz tartışan, sadece düşünce olarak değil duygu olarak yaşamayı öğrenen insanlar. Felsefenin sadece düşün­ceyle yapılan bir iş olduğunu sanmıyorum. Felsefe duygularla da yapılan bir iştir. Duygular çok önemli, duygularımızla yüz­leşmek, zayıflıklarımızı keşfetmek, zayıflık­larımıza anlam vermek. Çünkü felsefe yap­mak anlamlarla yaşamaktır. Eskimiş an­lamları atıp yenileyebilmek, tazeleyebil­mek demektir. Maalesef bu akademik çer­çeve içinde öğrenilmiyor. Umarım günün birinde belki eski Yunan'da olduğu gibi veya ondan farklı bir biçimde felsefe yaşa­yan insanlar olacak. Tabii ne idüğü belir­siz, kendinden menkul birtakıın şeyhlerin yönettiği tarikatlar biçiminde de olmaya­cak, soğuk akademik ortamlar da olmaya­cak. Felsefenin dinden ve belki de tasavvufî yaşamdan farklı bir yanı vardır, felsefeci hınzırdır. Çünkü hayatın zayıflıklarını, çık­mazlarını görmeye çalışan ve bunu da tar­tışırken karşısındakinin yüzüne vuran kişi­dir felsefeci. Tasavvufta bunu yapamazsın. Makamlar vardır, adap vardır. Biz ustamı­zın illahını kesebiliriz. Usta da zaten biz­den bunu ister, çünkü darmadağın etmede biraz felsefî yaşamanın getirdiği bir şey­dir. Bu nedenle kim usta, kim çırak belli değildir felsefede. İyi bir usta iyi bir çırak­tır. Her zaman çırak kalabilen biridir.

Şunu da söylemek gerekir, felsefe herke­se gerekli bir şey değildir. Yani biraz şakay­la söylersek, felsefeden kuş çıkmaz. Büyüsü yok, sihiri yok... Felsefe, felsefî kaygısı olan, duyarlılığı olan insanlar için anlamlı bir şeydir. Böyle bir kaygı ve duyarlılık taşı­nmıyorsa, felsefe bir şey veremez. Bazı in­sanlar var ki çok erken yaşlarda bu kaygıyı taşımaya başlıyorlar. Kavramlarla ilgili, ha­yatın anlamıyla ilgili kaygıları oluyor ve ile­ri yaşlarında da böyle kaygılara sahip olu­yorlar. Eğer böyle bir kaygı ve duyarlılık taşıyorsanız -sadece kaygı yetmiyor, bir de felsefî sorunlara ve felsefî kavramlara du­yarlı olmanız lazım-, eğer böyle bir yeteneğiniz varsa, o zaman felsefenin şifa olabile­ceğini düşünüyorum ben. Son zamanlarda yazmayı düşündüğüm yazılardan birinin başlığını hep kafamda taşıyorum, o da, "bir şifa olarak felsefe". Benim için felsefe şifa­dır ve şifa olmalıdır. Maalesef akademik ha­yat ona izin vermiyor. Bunu yazdığım za­man birçok meslektaşım bıyıkaltından gü­lecek. Ben böyle laflar ettiğimde, "felsefeyi ayağa düşürüyor, teknik felsefe yapmıyor, günlük dille felsefe yapıyor," diyorlar. Günlük dilde felsefe yapabilmek teknik dille felsefe yapmaktan daha zordur. Felse­fe insanın hayatıyla yapılan bir şeydir, ki­taplarla yapılan bir şey değildir. Yani nasıl yaşıyorsanız öyle bir şey çıkar ortaya, dola­yısıyla insanın kendisiyle yüzleşmesini iste­yen bir şeydir. Oysa bakıyorum, çok akade­misyenin böyle bir kaygısı ve niyeti de yok. 

  • Onun için mi bizde felsefeci yok?

Hayır, öyle olduğunu sanmıyorum. Geleneği olmadığından olabilir. Bu yüzleşme işini Batı'da da çok yapan yoktur. Yani Ba­tı'da yapılan teknik ve memur tipli bir fel­sefedir. Hoca elinde bir sürü kitapla sınıfa gelir ve onlardan bir şeyler okur. Ve öğren­ciden de belli kalıplara göre şeyler yazma­sını ister. Sınıftan çıktıktan sonra da unu­tur her şeyi. Halbuki felsefe yaşanacak bir şey, sınıfta kalan bir şey değil. Yani biz bu­rada metafor yapabiliriz. Bizde felsefe sınıfta kalıyor. Hem sınıfta başarısız olduğu için kalıyor, hem de sınıfın duvarları içinde kalıyor. Halbuki onu sınıftan çıkarmak la­zım. Felsefeyi sokağa çıkarmak lazım. Fel­sefe kaldırımda dolaşacak, köprü altında yatacak, şarkı söyleyecek. Bu çok kötü bir şey değil, ayağa düşürmek değil. Hayatın içine katmak Bu anlaşılmıyor. Akademik insanın o kibrinden kurtulması ve arınma­sı gerekiyor. Felsefe kimsenin tekeli altında değildir.

Felsefe bizim kültürümüzde farklı bir görünüşe sahip olacaktır. Bu tasavvufî biri­kim boşa mı gidecek? Müthiş bir geçmişi­miz var bizim. Dolayısıyla bu geçmişle bir­leşecek bir felsefe, bize özgü bir felsefe ola­caktır.

Ben hayatımızın çok zengin olduğunu düşünüyorum. Öyle garip şeyler yaşıyoruz ki Türkiye'de, biz farkında değiliz. Bir Amerikalının, bir Almanın, bir Fransızın hiçbir zaman hayal edemeyeceği olaylar geçiyor başımızdan. Fakat biz bunları tak­dir edebilecek güce ve bilince sahip deği­liz. Onun için bunları yazıp dünyaya anlatamıyoruz. Olağan geliyor, sıradan geliyor. Halbuki bunlar sıradan değil, yaşadığımız birçok şey olağanüstü ve çok heyecan verici. Farkında olmadığımız için kendi hayatımızı yazamıyoruz. Bugün dünya edebiyatında, diyelim ki dünya sosyolojisinde, dünya felsefesinde Türklerin çok büyük bir katkısı gözükmüyor, Türkiye'deki ha­yatın bir etkisi gözükınüyor. Bizim dünya­ya anlatacak çok şeyimiz var. Bizim kuşak bunu başaramayacak ama bizden sonra gelenler veya ondan sonrakiler bizim bu yaşadıklarımızı ve farklılıklarımızı dünyaya anlatabilecekler.

Dünya kültüründe bu toprağın insanla­rının da katkısı olacağına inanıyorum. Ol­mazsa sanki bir haksızlık olurmuş gibi. Çok şeyi aştığımızı düşünüyorum. Biz geri­yiz, bizim dilimiz gelişmemiş, bizde bilim yok, bizde düşünce yok, bizde edebiyat yok filan denir. Ben öyle olmadığını düşünüyorwn. Bizde helva yok.

Bunu söyleyince akademik felsefeciler şunu der: Bunun felsefeyle ilgisi yok, bu bir yaşam biçimidir. Felsefenin tıpkı fizikte ol­duğu gibi, matematikte olduğu gibi teknik sorunları vardır. Mesela paradokslar vardır. Felsefe de şu paradoksların çözümü­dür. Bir matematik probleminin çözümü gibi çözümler isteyen sorunlar vardır, pro­fesyonel felsefeci bunların peşinde olmalı.

Felsefe problemlerinin böyle çok iç bayıltan, can sıkan yanları vardır. Bizim eğiti­mimizde bu problemleri coşkuyla yaşaya­bilmek yoktur. Biz matematik problemiyle Galatasaray kazandığı zamanki coşkunun çok ayrı şeyler olduğunu düşünürüz. Oysa bu coşkular çok farklı değildir. Böyle bak­ tığımızda matemarikle dans edebiliyoruz. Bir problemi çözemediğimizde sanki bir yaşam probleminin çıkmazıyla karşılaşmı­şız gibi hayatımızın bir parçası yapabiliyo­ruz onu. İşte o zaman sanıyorum matema­tiğe özgün katkılarda bulunabiliriz.

Bizim bir matematik hocamız vardı. Her şeyi biliyordu. Kitaptaki bütün sorula­rı nasıl çözüyor bu adam diye şaşırırdım. Sonra matematik hocası oldum günün bi­rinde. Öğretmenler odasına girdim ki, hepsi ezberliyor. Oysa öğrenci, tahtaya ge­çip orada matematik problemini deneye­cek, olmadığında bir daha deneyecek bir öğretmenden çok şey öğrenebilir. Öğret­men, "çocuklar bunu çözemedim, akşam biraz daha uğraşıp geleyim," diyecek. Bu o kadar öğretici bir şey ki bir genç için.

  • Diğer sanat eğitimlerinde de benzer problemler var sanıyorum.

Bir küçümseme var. Keman öğrenecek­seniz ıstırap çekmeniz lazım, inim inim in­leyeceksiniz anlayışı var. Istırap çektirerek öğretmek bir teknik midir? Bunu şen şak­rak öğretınek varken... Öğrenciye öyle bir aşk ver ki, yeteneği az olsa bile adam saat­lerce uğraşsın, yay tutmayı öğrensin, onun­la mutlu olsun.

Bizim ülkemizde çok farklı felsefeci tip­lerine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bunlar felsefeci değildir diyenler için de, bunlar felsefecidir, hayatı yaşayan, hayatıy­la düşünen insan felsefecidir, diyorum. İş­te Sokrates böyle biridir. Yapacağımız ça­lışmalarda yol gösterecek biridir. Aristote­les değil, Platon da değil, Sokrates bizim babamız, pirimiz, üstadımız olabilecek bi­ridir. Aristoteles ne yaptı, bütün bilimlerin dökümünü yapmaya çalıştı. Sokrates'in sorduğu temel soru ise, ahlak sorusudur, nasıl yaşayacağım sorusudur, iyi nedir, gü­zel nedir sorusudur. Bizim bu alanda in­sanlığa söyleyecek sözlerimizin olduğunu sanıyorum.

Bizde felsefe alanındaki sorun şudur: Kültürümüzü iyi bilenler, tasavvufu ve geçmişi, İslamı çok iyi bilenler Batı'yı bil­mezler. Batı'yı bilenler de bizim geçmişi bilmezler. Dolayısıyla bu ikisini de kucak­layabilmiş, bizim kültürümüzü, birikimi­mizi, geçmişimizi Batı'nın anlayabileceği şekilde ve o dille anlatabilecek insanlara ihtiyaç vardır. Yalnız bu kolay olmuyor, çünkü bir kültürün felsefesinin gelişmesi birdenbire olmaz, zaman gerektirir. Onun için ben 50-100 sene içinde, eğer kıyamet kopmazsa bu arada, bu topraklardan çok özgün insanların çıkabileceğini düşünüyo­rum. Kendimi de bir merdiven olarak gö­rüyorum, omuzlarıma birileri basacak ve çıkacak diye düşünüyorum. 

  • Kendinizi "gönül felsefesi"yle uğraşan bi­ri olarak tanımlıyorsunuz. Gönül felsefesini biraz anlatabilir misiniz?

Gönül felsefesi ile ilgili çok şey yazma­dım daha. Eğer yaşarsam bir 10 sene son­ra yazmaya başlayacağım.

  • 'Gönül' tasavvufu çağrıştırıyor. Tasavvufî bir bakıştan söz edebilir miyiz?

Ben dindar biri değilim ama tasavvufî bir bakışım vardır doğrusu, ancak kültürün bir parçası olarak. Yapmayı düşündüğüm felsefe kesinlikle biziın dilimizden çıkacak, türkülerimizden, masallarımızdan , bilmecelerimizden, şarkı sözlerimizden çıkacak. Bize dair bir şey olacak. Gönül, bize özgü, kolay kolay da başka dile çevrilemeyen bir kavramdır. Fakat bunu nasıl yapabilece­ğim konusunda kafam şu anda net değil. Gönül felsefesi yaşayarak yazacağım bir felsefe. Ve başıma ne geleceğini şu anda bilmiyorum. Başıma gelenlere göre şekille­necek, yaşayan bir felsefe olacak. O yüz­den ilkeleri şudur, böyle bir doğrultudadır diyemiyorum.

Bu konuda birkaç sezgim var, onları söyleyebilirim. Gündemimdeki konulardan biri bizim türkülerimizi analiz etmek. Nota öğrenmeye başladım. Biraz da ud dersleri alıyorum. Bizim makamlardan, nota sıralamalarından elde edilmiş bir çö­zümleme yöntemiyle, hayatımıza dair olan şeyin ne olduğunu çıkarabilmek... Bu nasıl yapılabilir? Mesela bizdeki duygu durum­larının, duygu yaşantılarının çözümlenme­si... Bunlardan biri hüzündür. Hüzün nasıl bir yaşantıdır ve Osmanlıdan bu yana bu topraklardaki insanlar hüznü nasıl yaşa­mışlardır? Mahzun olmak nasıl bir şeydir? Hicran ne demektir? Bizim şarkılarımızda çok sık geçer hicran. Bunların hepsinin felsefî ve ontolojik anlamları olduğunu düşü­nüyorum. Yani bütün bu kültürel mirası­mızı felsefî açıdan yeniden okumak gereki­yor. Ve işte bu çabaların hepsine "gönül felsefesi" diyorum. Bu genel, büyük çerçe­velerle yapılacak bir felsefe değil. Ufak ufak bir mani çözümlemesi, bir türkü ana­lizi, hayatımızda geçen bir durumun, bir insanın anlatımı. Bu bize dair bir öyküdür. Biraz felsefe diliyle anlatilmaya çalışılan bir öykü... Belki ileride biri bunu Batı dilleri­ne çevirdiği zaman Batılının da öğreneceği bir şey olur.

Işık Tabar Gençer, Virgül Aylık Kitap ve Eleştiri Dergisi, sayı: 33, Eylül 2000

Hayatımızdaki İnce Şeylere Dair kitabını incelemek için tıklayın.

 

Kapat